On my way-3

fotoğraf-2

26.01.2013 – İzmir

Advertisements
Posted in Videos | Leave a comment

2012 in review

The WordPress.com stats helper monkeys prepared a 2012 annual report for this blog.

Here’s an excerpt:

600 people reached the top of Mt. Everest in 2012. This blog got about 3,500 views in 2012. If every person who reached the top of Mt. Everest viewed this blog, it would have taken 6 years to get that many views.

Click here to see the complete report.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

On my way-2

19.01.2013 – Ankara

Video | Posted on by | Leave a comment

On my way-1

28.07.2012 – Ankara

Posted in Videos | Leave a comment

Yakınlarımızdan Da Uzağa

Yakınlarımızdan Da Uzağa.-Nasıl? Gerçek ahlaksal olanın özü eylemlerimizin başkaları için en yakın ve doğrudan sonuçlarını göze almamızda ve ona göre karar vermemizde yatmıyor mu? Bu, ahlak olsa bile, sadece dar ve küçük burjuva ahlakıdır: Ama bana daha yüksek ve daha özgür düşünülmüş gibi görünüyor, başkası için en yakın sonuçları görmezlikten gelmek ve duruma göre daha uzun amaçları başkasının acısıyla da teşvik etmek… örneğin özgür düşünüşümüz ilk önce ve doğrudan başkalarını şüpheye, kedere ve daha kötüsüne düşüreceği anlayışına rağmen bilgiyi teşvik etmek. Yakınımıza en azından kendimize davrandığımız gibi davranamaz mıyız? Ve eğer kendimizde dar ve küçük burjuva gibi doğrudan sonuçları ve acıları düşünmüyorsak, ona neden düşünelim? Kendimiz için fedakârlığın bir anlamı bulunduğu varsayalım: Yakınımızla birlikte fedakarlık yapmayı yasaklayan nedir? – Tıpkı bir yurttaşı ötekine feda eden devletin ve hükümdarın şimdiye değin yaptığı gibi; “ genel menfaatlerden dolayı” denir ya. Ama bizim de genel ve belki daha da genel çıkarlarımız var. Gelecek kuşaklar için şimdiki neslin birkaç bireyinin feda edilmesine niçin izin verilmesin? Nitekim, tasaları, huzursuzlukları, ümitsizlikleri, hataları ve korku adımları gerekli bulunabilir, çünkü yeni bir saban demiri toprağı deşmek ve herkes için verimli yapmak zorunda değil mi? – Nihayet: Biz yakınımıza kendini içinde kurban olarak hissedebileceği fikirler veririz, onu bir görevde kullanırız ve bu görevi yapmaya ikna ederiz. Öyleyse biz merhametsiz miyiz? Ama eğer kendi merhametimizi aşarak kendimize karşı bir utku kazanmak istiyorsak, bu insanın bir eylemin bir yakınına iyilik mi yaptığı yoksa acı mı verdiğini keşfettiği zaman kendini emin hissetmesinden daha yüce ve daha özgür bir tavır ve ruh hali değil midir? Buna karşın biz yine kurbanla – buna biz ve yakınlarımız da dahildir – daha fazlasına erişemediğimizi varsaysak bile, insani gücün genel duygusunu güçlendirip yükseltiriz. Ama bu dahi mutluluğun olumlu bir artışı olur. – Son olarak; eğer hatta bu… ama burada daha fazla konuşmayalım! Bir bakış yeter, beni anladınız.

Nietzsche – TAN KIZILLIĞI Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler

Posted in Bugüniçin/Fortoday/FürHeute | Leave a comment

Music of July from “La Fée”

Sadece dinlenmek için ayrılmış bir pazar gününün akşamında izlenilen film: La Fée. İnsanın ruh sağlığının tescilli bir şekilde bozulmuş olmasını dileyeceği, dilediği, dilemekten imtina edemeyeceği bir hikaye.

What a difference a day made, twenty four little hours
Brought the sun and the flowers where there use to be rain
My yesterday was blue dear
Today I’m a part of you dear
My lonely nights are through dear
Since you said you were mine
Oh, what a difference a day made
There’s a rainbow before me
Skies above can’t be stormy since that moment of bliss
That thrilling kiss
It’s heaven when you find romance on your menu
What a difference a day made
And the difference is you, is you

Posted in Sanat/Art/Kunst | Leave a comment

Neyi Düşündüğünü Anlatamamak…

-Ne çok seviyorsun şu tasnif işini. İllaki birilerine veya bir şeye bir isim, sıfat, zamirle hitap edeceksin. Hitap etmesen bile düşüncelerinde yine aynı kalıplar olacak. Kimin, nerden, nasıl ve ne şekilde bulduğunu bilmediğin bu kelimelerin dışına çıkamayacaksın. Düşündüğünü zannettiğin o anlarda bile düşünceni yönlendiren kelimelerin senin olduğunu sanıyorsun. Onlar senin değil ve hiçbir zaman sana ait olamayacak-

Bu noktaya gelmemdeki hadise, neden ismimin “Bahar” olduğunu değil de, neden bir ismim olduğunu düşünmek ile başladı. Sadece ismimin anlamıyla uğraşıyor olsaydım da konu buralara kadar gelmeseydi diye düşünmüyor değilim şu anda. Evet, bir şekilde bir isme sahibim ama neden? Çok kalabalığız diye mi? Tahlilim veya tasnifim daha kolay olsun diye mi? Ayrıca senin de bir ismin var biliyorsun değil mi? Seni hep o lafla çağırıyorlar, senden hep o isimle bahsediyorlar ve senin adının geçtiği bir yerde gözlerimizin önünde hemen senin resmin canlanıyor. Senin ismin olmasaydı eğer, biz seni bilemez miydik? Bence bilirdik.

Bahsettiğim şey insanlara neden isim verildiği değil. Mesela neden bize insan deniyor? Hadi tamam daha genel bir tasnifim olsun insan diye, ama peki ya beni insan yapan özellikler ne, düşündün mü? Sadece düşünüyor olabildiğimden bahsediyorsan eğer, bu yazının devamını okumasan yeridir.

Okuduğun kitabı çok beğeniyorsun ya bazen, aslında beğendiğin şey o kitap değil, içindeki karakter, öykü veya bir olay oluyor. Ama sen o kitabı beğendiğini söylüyorsun. Öyküdeki kurgunun gidişatını düşünüyorsun ama kitaba neden kitap dendiğini düşünüyor musun? Bize bunu düşündürtmeyen çağrışımları nerden öğrendik? Gerçekten neyi sevdiğini bilemiyorsun bence. Eğer gerçekten kitaptaki karakteri sevmiş olsaydın, kitabı sevdiğini değil kitaptaki karakteri sevdiğini söylerdin. Ya da hiçbir şey söylememek daha mı iyiydi?

Neyden bahsettiğim hakkında en ufak bir fikri olan var mı? Bence her şeye yeniden başlamalı, yeni bir başlık atmalı ve teşbihin dozunu ayarlamalıyım.

Tahlil, Tashih ve Tasnif

Ama gerçekten ne çok seviyorsun şu tasnif işini. Bir ismin var diye ve insan kategorisine sorgusuz sualsiz alındın diye, sen de mecbur musun hepimizi tasnif etmeye? Kelimelerin sende uyandırdığı çağrışımların müsebbibinin sen olduğunu mu sanıyorsun?

Önce bir tahlil et. Kekin içinde unu var mı, yumurtası var mı, şekeri var mı diye. Her şeyinin olduğundan emin olduysan tadına bak bakalım. Eğer tadı hoşuna gitmedi ve şekerinin az olduğuna karar verdiysen, otur o keki sen yap. Sonra tekrar tadına bak. Baktın yine beğenmedin, biraz unu azaltıp üşenmeden tekrar bir kek daha yap. Sana göre en güzel lezzete ulaşana kadar dene, uğraş, biraz yorul. En iyisine ulaşmak için tashihlerden kaçınma!

En nihayetinde, gerçekten o kekin olduğuna karar verdiğinde, tek yapman gereken ona bir daha “kek” dememek. Bırak herkes ona kek desin.  Belki bütün keklerin ana malzemesi aynı ama hiçbir malzemenin oranının aynı olması mümkün değil. İşte bu yüzden sen ona başka bir şey de. Ne gerek var her şeyi tasnif etmeye? Evet sana diyorum.

Sen gerçekten kim olduğunun, ne olduğunun, ne yaptığının, neyi düşündüğünün, neyi düşlediğinin… farkında mısın?

Posted in Bugüniçin/Fortoday/FürHeute | Leave a comment